IDA ULTRA

Tarihçe

Kaz Dağlarında Hüküm Süren Halklar

Kazdağı eteklerinde, tarih boyunca pek çok yerleşimlerin kurulduğu, antik kaynaklardan ve günümüze kadar gelen tarihi kalıntılardan anlaşılmaktadır.

Antik kaynaklara dayanılarak, yörenin ilk sakinlerinin Karlar, Troyalılar, Lelegler, Luviler ve Ledler olduğunu görüyoruz. Bölgenin sakinlerinden olan Mysialılar, Herodotos'a göre Karlar ve ledlerle aynı soydandır. Bu insanlar belirli zamanlarda Troya'ya bağlı şehir devletleri kurarak yaşamışlardır.

Hititler M. Ö. 1660  yıllarında sınırlarını Batı Anadoluya kadar genişlettiler. M. Ö. 1440 yılında gücünü kaybetmeye başlayınca, Batı Anadolu da birçok küçük devletler kurulur. Bu devletler hem birbirleri ile hem de Hititlilerle savaşırlar. Bazen de birbirleri ile veya Hititlililerle birlik kurarlar. Bu durum Troya'nın yıkılmasından sonra Deniz kavimlerinin Anadoluyu istilasına ve Hititlerin yıkılmasına kadar sürer.

Kimmerler, Volga Irmağı’ndan Karadeniz’in Kuzeyi’ne doğru uzanan geniş alanda göçebe yaşayan    savaşçı bir halktı. Kimmer ülkesi, M. Ö. 8'inci Yüzyıl'da İskitler'in eline geçince, Kimmerler, Anadolu’ya girerler. Frigyalılara saldırıp başkenti Gordion’u yağmalarlar. Kimmerler daha sonra batı’ya yönelerek, Kazdağı'nın eteğindeki Antandros kentini işgal edip göçebelikten, yerleşik düzene geçerek burada yüz yıl kadar yaşarlar.

M.Ö. 570’li yıllarda Lydya Kralı Alyattes’in oğlu Kroisos, Kimmerlerin egemenliğine son verir. Kral Kroisos'un kardeşi, Adramis, Edremit körfezindeki Adramition şehrini kurarak kendi adını verir.

Pers kralı II. Kyros, M. Ö.  546  da Lydya Kralı Kroisos'u yenerek bütün Anadolu'ya hakim olur. Pers Kralı Kserkses M. Ö. 480 yılında çıktığı Atina seferinde, ordularını Kazdağları'nın 1300 metre yüksekliğindeki bugün Kapı dağı tepesi olarak bilinen yerde, olduğu söylenen, antik yoldan geçirdiği söylenmektedir.

Makedonya kralı İskender, M. Ö. 334 yılında Granikos ( Biga Çayı ) çayı kenarında Pers Kralı III. Darius'u mağlup edince Mysia bölgesi İskender'in hâkimiyetine girer. İskender'in ölümünden sonra kumandanları arasında el değiştirir. Daha sonra Bergama krallığının egemenliğine giren Mysia, Kral III. Attalos'un vasiyeti ile Romalıların eline geçer. M. Ö. 133 Romalılar Mysiayı da içine alan Asya eyaletini kurarlar.

Mysia, Pontus Kralı Mithridates ile Romalılar arasında olan birçok savaşa sahne olur. Roma imparatorluğu ikiye ayrılınca M. S. 395 bölge Doğu Roma'nın ( Bizans'ın ) hissesine düşer.

M.S. 672-678 ve 717 yıllarında İslam orduları tarafından İstanbul iki kere kuşatıldığında, Mysia bölgesine de gelirler. Kazdağları eteklerinde bulunan Antandros sakinleri, bulundukları şehri terk ederek Şahindere Kanyonun da bulunan Şahin Kaleye taşınırlar. Bu gün tepenin eteğinde ve üzerinde kale kalıntıları, yerleşim yerlerinin temelleri görülmektedir.

Selçuklular, ( 1015 yılında ) Çağrı bey komutasında Anadolu'ya akınlara başladılar. 1071 Malazgirt meydan savaşından sonra Selçuklu Türkleri Anadolu'ya hâkim olmaya başladı. Büyük Selçuklu Sultanı Melik şah, Kutalmış oğlu Süleyman Şaha Anadolu beyliğini verdi (1077). İzmir beyi, Çaka bey 1092 yılında Mysia bölgesini işgal etti. 1099 yılında Haçlı seferinin başlamasıyla Türklerin Anadolu'da ilerlemeleri durdu. Hatta girdikleri topraklardan çıkmak zorunda kaldılar. 1204 yılında İstanbul'u eline geçiren haçlılar bir süre sonra yöreye hâkim oldular. Ancak Türk akınları devam etti.

13.yüz yılda bölge Türklerin eline geçti. Doğudan birçok Türkmen aşiretleri gelerek bölgeye yerleştiler ve burayı Türkleştirdiler. 13. yüz yılın sonlarında Karesi Beyliği kuruldu. Yarım asır hüküm sürdükten sonra Osmanlıların hâkimiyetine girdi.

Kazdağı'nın eteklerinde yaşayan Türkmenlerin, İstanbul'un veya Midilli'nin fethi sırasında gemilerde kullanılmak üzere kereste üretmeleri için Fatih Sultan Mehmet tarafından Toroslar'dan getirildiği söylenmektedir.

Troya Efsanesi

M.Ö. 1300 yıllarında, Anadolu’nun kuzey batısında, bu gün Biga yarımadası olarak anılan Troas bölgesinde, Kral Priamos'un ülkesi Troya’da insanlar bolluk ve zenginlik içerisinde yaşarlardı ve sosyal hayat çok gelişmişti.Bu bolluk ve zenginlik komşularının iştahını kabartır ve savaş çıkarmak, troya’ya saldırmak ve yağmalamak için bahaneler ararlardı. Fakat şehrin surları çok sağlam olduğu için geçemezlerdi.

Kral Priamos'un karısı Hekabe oğlu Hektordan sonra ikinci çocuğuna hamile idi. Hekabe bir gün rüyasında, karnından çıkan alevlerin bütün şehri yaktığını görür. Rüyasını krala anlatır. Kral Priamos, durumu kâhinlere sorar. Kâhinler, doğacak çocuğun Troya’nın yok olmasına sebep olacağını, bu nedenle öldürülmesinin gerektiğini söylerler. Çocuk doğar, annesi çocuğuna kıyamaz, adını Paris koyar ve öldürülmesine karşı çıkar. Fakat baskılara birkaç ay dayanabilir. Çocuğu öldürmek üzere İda dağına götüren görevliler, öldürmeye korkarlar, bu işi vahşi hayvanlar yapar diyerek dağın derinliklerine bırakır ve dönerler. Dişi bir ayı bebeği bulur, onu emzirerek ölümden kurtarır. Daha sonra Agelaos adında bir çoban bulur ve Parisi evlat edinir. Adını Aleksandros koyarlar, çobanlığı öğretirler. Güzüpek, güçlü kuvvetli yakışıklı bir delikanlı olur. Diğer kardeşlerine bakarak onlardan farklı olduğunu görür. Ormanda yaşayan ağaç perisi Oinone ile tanışır ve onunla evlenir.

Bu çağlarda gökyüzünde, yüksek dağların doruklarında tanrılar ve tanrıçalar yaşardı. Bu tanrılar insanların kaderlerini belirler. Onlarla evlenir, yarı tanrı yarı insan çocuklar doğardı. Bu tanrı ve tanrıçaların en büyüğü Zeustu.

Olimpos dağında, denizkızı güzel Thetis ile ölümlü bir insanoğlu olan Peleus’un düğünü vardı. Tüm tanrı ve tanrıçalar düğüne davet edilmişti. Sadece kavga ve nifak tanrısı Eris davet edilmemişti. Düğüne davetsiz olarak gelen Eris adına yakışır bir davranışta bulunarak, altın bir elmanın üzerine en güzele diye yazarak düğün sofrasının ortasına atar. Güzel olduğunu iddia eden tüm tanrıçalar altın topa sahip olmak için uğraş verirler. Sonunda, altın elma, güçlü olan üç tanrıça Zeusun karısı Hera, Akıl tanrıçası Athena ve Güzellik ve aşk tanrıçası Afrodit’te kalır. Altın elmayı baş tanrı Zeusa vererek, en güzele vermesini isterler. Zeus tanrıçaları kızdırmak istemez. Böyle işlerden anlamadığını fakat İda dağında çobanlık yapan, aslında kral oğlu olan, Paris’in bu işi yapabileceğini söyler.

Tanrıçalar Paris’i İda dağında sürülerini otlatırken bulurlar. Altın elmayı eline verirler ve bunu içlerinden en güzele vermesini isterler. Paris karşısında üç güzel kadını görünce şaşırır. Duraklar. Parisin bu duraklamasını kararsızlığına veren Hera, altın elmayı kendisine verirse ona Asya krallığını vereceğini söyler. Athena, sonsuz akılı ve başarıyı vereceğini söyler. Afrodit ise dünyanın en güzel kadını olarak bilinen Spartalı Helena’nın aşkını vereceğini söyler. Paris elmayı Afrodite verir. Bu duruma diğer tanrılar çok sinirlenirler, Paris’e kızarlar ve kinlenirler.

Paris bu olayı unutamaz. Aklında hep Spartalı Helena vardır. Bu beklemeye daha fazla dayanamaz, karısı Oinone’yi ve İda dağını terk ederek Troyaya gider. Oinone, ona bir gün yaralanırsa kendisine gelmesini söyler. Bu sırada şehirde yarışmalar vardır. Yarışmalara katılır ve birinci olur. Troya kralı Piriamos tarafından ödüllendirilmek üzere huzura çağrılır. Paris’in, kâhin olan kız kardeşi Kassandra onu tanır. Ailesine kavuşur.

Kral Priamos, Sparta ile aralarında bulunan anlaşmazlığı gidermek üzere oğlu Parisi elçi olarak Spartaya gönderir. Paris, Kral Menelaos ve güzel karısı Helena’ya konuk olur. Kral Menelaos’un büyük babası Girit kıralı Katreus ölür. Karısı Helena’yı misafirleri ile bırakarak cenaze için Girit’e gider. Paris, Helena ile yalnız kalır. Afroditin de gayretleriyle Helena Parise aşık olur. Helena çeyizini de yanına alarak, Paris ile Troya’ya kaçar.

Troya’ya saldırmak için fırsat kollayan Kral Menelaos’un ağabeyi Kral Agamemnon beklediği fırsatı bulmuştu. Akhalardan ve yandaşlarından, bin parçalık gemiden oluşan bir ordu kurar ve troya önlerine gelir. Savaş on yıl sürer. Şavaşta tanrılarda taraf tutar. Altın elmayı kendilerine vermediği için Hera ve Athena, Parise ve Troyaya karşıdırlar. Afrodit Troya’dan yanadır. Düğünleri olan denizkızı Tetis ve ölümlü Peleustan, Akhaların en büyük savaşçısı Akhilleus doğar. Akhilleus, Troyalıların kahramanı ve Paris’in kardeşi Hektor’u öldürür. Vücuduna silah işlememektedir çünkü doğduğunda annesi onu topuğundan tutarak kutsal suya batırmıştır. Paris, Akhilleusu topuğundan vurarak öldürür. Kendiside kasığından vurulur. Aklına terk ettiği karısı su perisi Oinone’nin söyledikleri gelir. Ondan yardım ister fakat Oinone duymazdan gelir. Paris ölür. Pişman olan Oinone yardıma koşar fakat geç kalmıştır. Parisin ölümüne dayanamaz ve oda canına kıyar. İki tarafta birbirine üstünlük sağlayamaz. Akhaların ünlü Krallarından Odysseus İda dağının köknarlarından tahta bir at yaptırır. İçine kendiside dahil askerlerini yerleştirir. Akha ordusu toplanarak gideler. Troyalılar savaşın bittiğine çok sevinirler. Şenlikler düzenlerler. Tahta atın Tanrıça Athena için yapıldığına ve kutsal olduğuna inanırlar. Bu nedenle tahta atı surların içine alırlar. Geç vakitlere kadar şarap içip eğlenirler. Yorularak derin bir uykuya dalarlar. Tahta atın içinde bekleyen Akha askerleri yerlerinden çıkarak şehrin kapılarını, geri dönen askerlere açarlar. Şehri tamamen yakıp yıkarlar. Güzel Helana’yı da yanlarına alarak memleketlerine dönerler.

Troya kral soyundan olan prens Ankhises ile tanrıça Afroditin oğlu olan, Aeneas, annesinin de yardımıyla savaştan kurtulan Troyalılarla birlikte, İda dağının en yüksek tepesi olan Gargaros tepesinin eteklerinde bulunan ve kutsal alan olarak kabul edilen Kartal çimeni yaylasına sığınır. Etraflarına daire şeklinde taştan bir duvar örerler. ( Bu duvar kazdağlarının zirvesinde hala durmakta olup Kaz avlusu olarak bilinmektedir. ) Burada tanrı Zeusun korumasında birkaç yıl kalırlar. Sonra bugünkü Altınoluk yakınlarında bulunan Andandros kentinin tersanelerinde İda dağının kerestesini kullanarak yaptıkları gemilerle, bugünkü İtalya’ya giderek Roma kentini ve imparatorluğunu kurarlar. 

Sarıkız Efsanesi

Sarıkız, Çanakkale iline bağlı Ayvacığın bir köyünde ailesi ile yaşarken,küçük yaşta annesi vefat eder. Babası sarıkıza “biliyorsun anneni çok severdim, burada çok hatırası var, anneni unutmam zor oluyor. Buradan göçelim" der ve Kazdağlarının eteğindeki Güre köyünün yakınlarındaki Kavurmacılar köyüne gelerek yerleşirler. Burada çobanlık yaparak geçimlerini temin ederler. Köyde çok sevilirler. Köyün yaşlıları, gençleri sarıkızın babasına akıl danışırlar. Köylüler onun ermiş olduğunu düşünürler. Aradan yıllar geçer Sarıkız büyür güzel bir kız olur. Babası da yaşlanır. Aklında hep hacca gitme fikri vardır. Hacca gidebilmek için namazında niyazında sürekli Allah’a yalvarır. Sarıkız babasının bu isteğini yerine getirmesi için onu teşvik eder. Babasına artık büyüdüğünü kendisine bakabileceğini, daha fazla yaşlanmadan hacca gitmesi gerektiğini söyler. Babası kızını komşusuna emanet eder, hacca gider. O zamanlar hacca gitmek şimdiki gibi değil, belki altı ay, belki de daha fazla, yaya gidiliyor.

Babası hacca gittikten sonra, köyün delikanlıları, Sarıkıza talip olurlar. Sarıkız hiçbirine yüz vermez. Onlarda dedikodu yayarak Sarıkıza iftira ederler.

Baba hacdan dönünce kimse yüzüne bakmaz, selamını almazlar. Sarıkızı teslim ettiği komşusuna bunun sebebini sorduğunda, Sarıkızın kötü yola düştüğünü söyler. Baba günlerce düşünür. Adet olan hac hayrını da yapamaz. Köyde yaşayabilmesi için namusunu temizlemesi gerekmektedir. Fakat çok sevdiği kızını öldürmeye kıyamaz. Yanına aldığı birkaç kazla, kızını, kazdağının zirvesine götürüp oraya bırakır. Orada yabani hayvanlara yem olacağını düşünür.

Aradan yıllar geçer. Bayramiç tarafından gelen yolcuların dağda yollarını kaybettiklerinde, darda kaldıklarında kendilerine sarı bir kızın yol gösterdiğini, yardım ettiğini söylerler. Kazlarının olduğunu, hatta bunların bir gün Bayramiç ovasına inerek çiftçilerin mahsulüne zarar verdiğini, köylülerin bu durumu sarıkıza söylemeleri üzerine, Sarıkızın eteğine doldurduğu taşları saçarak, bir avlu oluşturduğunu, kazlarında artık aşağılara inmediğini söylerler. Kaz avlusu diye anılan bu alanın duvar kalıntıları günümüzde bile gözükmektedir.

Bu hikâyeleri dinleyen baba, bunun Sarıkız olabileceğini düşünür. Dağın yolunu tutar, zirveye vardığında, duvarlarla çevrili kazların bulunduğu bir alanla karşılaşır. Kızını bugün sarıkız tepe diye anılan yerde bulur. Sarıkız, babasını gördüğüne sevinir. Ona saygı gösterir, hürmet eder. Babası namaz kılmak için abdest almak ister. Sarıkız, abdest alması için babasının eline su döker. Babası suyun tuzlu olduğunu söyler. Sarıkız aceleden yanlışlıkla denizden aldığını söyler ve testisini vadilere doğru uzatır. Yeni doldurduğu suyu babasının eline döker. Babası buz gibi tatlı suyu tadınca kızının erdiğini anlar. O sırada siyah kara bir bulut gökyüzünü kaplar, Sarıkız kaybolur. Babası kızının erdiğine, sırrının açığa çıkması nedeniylede kaybolduğuna kanaat getirir. Kızına iftira edildiğini anlar ve köylülere beddua eder. Bugün Kavurmacılar köyünde yaşayan kimse kalmamış, muhtar, köy mührünü, yaşayan kimse kalmadığı için Kaymakamlığa teslim etmiş ve köyün adı kütükten silinmiştir. Sarıkızın babası üzüntü ile tepelerde dolaşırken bugün Baba tepe denilen yerde ölür. Yöre halkı Sarıkıza ve babasına dağın yassı taşlarını üst üste koyarak mezar yaparlar. Sarıkızın mezarının olduğu tepeye Sarıkız tepe, Babasının bulunduğu tepeye Baba tepe derler. Yöre halkı her yıl ağustos ayında Sarıkızı ve babasını anmak için buralara çıkarlar.

Hasan Boğuldu Efsanesi

Edremit pazarı, şimdi olduğu gibi yüzyıllar önce de Çarşamba günleri kurulurdu. Etraftaki köylüler ürünlerini pazara getirip satar, ihtiyaçlarını alarak köylerine dönerlerdi. Zeytinli köyünün yakışıklı delikanlısı Hasan’ın babası ölmüş, anasının ve kendisinin karnını doyurabilmek için baba mesleği bahçıvanlığı devam ettirmekte idi. Yetiştirdiği sebze ve meyveleri, Edremit pazarına götürüp satıyor, ihtiyaçlarını alıp köyüne dönüyordu. O gün pazarın kalabalığı içerisinde bir kız görmüştü, çok güzel, alımlı bir kızdı, uzun süre gözleri ile onu takip etti. Giysilerinden obalı olduğu anlaşılıyordu, sırtında heybesi bir şeyler satmaya uğraşıyordu. Kızı gözden kaybetmişti fakat hayali gözünün önünde duruyordu, evlenme çağı da gelmişti. Güzel düşlere dalıp gitmişti. Birden, kendisine seslenildiğini fark etti, kafasını kaldırdığında güzel kızı karşısında görmüştü. Eli ayağı birbirine dolaşmıştı, şaşkınlıktan ne yapacağını şaşırmıştı. Bu halini gören kız gülmeye başlamış, daha da güzelleşmişti. Hasan kendisinden istenilenlerin en iyilerini seçip verdi. Kıza kim olduğunu sordu. Adının Emine olduğunu ve Zeytinlinin üstündeki obalarda oturduklarını öğrendi. O da Hasanı fark etmişti. Her Çarşamba Emine peynirin, sütün, yoğurdun, balın en iyisini, Hasana getiriyor, Hasanda sebzenin en iyisini ona veriyordu. Pazardan, Zeytinliye kadar beraber dönüyorlar, Zeytinliden sonra Emine obaya varabilmek için üç sat daha yürüyordu.

Emine ile Hasan birbirlerini sevmişler ve evlenmeye karar vermişlerdi. Hasanın annesi evine bir can yoldaşı geleceği için sevinmişti. Fakat Emine’nin ailesi, obada hiç mi kendine uygun delikanlı bulamadığını, ovalının obada yaşayamayacağını söyleyerek karşı çıkmışlardı. Emine ısrar edince, Hasanın kırk okka ( altmış kilo ) tuzu sırtında obaya çıkarabilirse yiğitliğini göstereceğini ve herkesin onu damat olarak kabul edeceğini söylemişlerdi.

Emine, Hasana durumu anlatır. Başka yapacak bir şey olmadığını anlayan Hasan, sevdiğine kavuşmak için tuz çuvalını sırtına alır ve yola düşerler. Bahçıvanlık yaptığı için Hasan bu tür bir yüke alışkın değildi. Bey obaya vardıklarında yorulmaya başlamıştı. Şimdiki Sütüven şelalesine vardıklarında, yol dere içerisinden gidiyordu, taşların üzerinden atlayarak geçiyordu, yorulmuştu, tuz sırtını yakmaya başlamıştı, daha geldikleri kadar yol vardı. Gök büvete vardıklarında gücü tükenen Hasan, yere düşer. Emine, Hasanı yüreklendirmeye çalışarak gelecek iyi günleri anlatır, fakat Hasan kalkamaz. Emine’ye buralardan kaçmayı, başka yerlerde yaşamayı teklif eder. Emine obasına söz vermiştir. Kendisinin bile rahatlıkla taşıdığı çuvalı taşıyamayan kişiyi obaya nasıl götürebilirdi. Hasanın yalvarmalarına aldırmaz, çuvalı omzuna alarak obanın yolunu tutar. Hasan “ senin obana varamıyorum, kendi köyüme de varamam, beni bırakma” diye yalvarır. Emine, Hasanın sesi kulaklarında çınlayarak yoluna devam eder. Obaya vardığında pişman olur. Geri dönmek ister. Fakat fırtına çıkar, şiddetli yağmur yağmaya başlar. Ailesi bu havada onu ormana bırakmaz, sabah olunca gitmesini söylerler.

Emine sabahı zor eder, ilk ışıklarla, Gök büvet’e koşar fakat Hasan yoktu. Zeytinliye annesine, Edremit’e koşar, Hasanı kimseler görmemişti. Hasanın sesi kulaklarında çınlayan Emine, mecnun gibi, dere boyunca onu arar durur. Obasına da dönmez. Günler sonra Gök büvet’te, Hasan’ın gömleğini ve ona verdiği çevreyi bulur. Sana kavuşmaya geliyorum Hasan’ım diyerek kendini Gök büvetin başındaki çınara asar. O günden sonra Gök büvetin adı Hasan boğuldu, Gök büvete bakan çınara da Emine Çınarı denmektedir.


ANA SPONSOR


SPONSORLAR
RESMİ DESTEKÇİLER
Copyright © 2015 http://www.idaultra.com™. All rights reserved.
İda Ultra Maratonu bir organizasyonudur.
Antalya Web Sayfası